Masalın sonundaki küçük kırmızı balık.
İnstagramı bulunca resmen buraya sırtımı döndüm gibi oldu ama unutmadım aslında. 

İnstagramı bulunca resmen buraya sırtımı döndüm gibi oldu ama unutmadım aslında. 

Aynen bu fotoğrafı çektiğim zamanki gibi. Şimdide çektiğim fotoğrafa bakıp uzun uzun izliyorum O’nu. Tıpkı çocukluğumdaki gibi.
Küçükken benim yapamadığım, ya da benim iyi yapamadığım şeyleri yapan insanları izlemeyi adet edinmiştim kendime. Yapamadığım için daha iyi mi öğrenmek istiyordum, yoksa onların iş yapışını mı seviyordum o zamanlar bilmiyordum.
Annem merdaneli makine ile çamaşır yıkıyordu. Makineden çok annemin yaptığı hareketler ilgimi çekiyordu. En çok da elleri. Nasıl ellerini o merdaneye sıkıştırmadan kullanmayı biliyordu. Babam çiviyi çakarken nasıl parmağını ezmiyordu. Hayat her zaman olduğu gibi benim için koca bir soru işaretinden oluşuyordu.
Bu alışkanlığımdan vazgeçmedim. Ya da geçemedim. Elişi yapana kadar el işleri yapan insanları izledim, araba kullanmayı öğrenene kadar araba kullananları, süpürgeye halim olmayı becerene kadar annemin seri hareketler ile balkon yıkamasını. Sonra yazarın dediği gibi. “Biri çıkar karşınıza, balkon yıkamanın çok güzel bir şey olduğunu söyler, seversiniz.” Biri çıktı ve balkona yer yatağı serip oturmanın güzelliğinden bahsetti. Ben de ondan sonra hep O’nu izledim. Yapabildiğim şeyleri yapsa da izledim ama. 
Aynen bu fotoğrafı çektiğim zamanki gibi. Şimdide çektiğim bu fotoğrafa bakıp nasıl güzel fotoğraf çektiğini düşünüyorum. Benden daha güzel gördüğü için gözü olmak istiyorum. Ya da tam baktığı yöndeki bir obje. Yine sanki içimdekileri en güzel anlatan o yazarın dediği gibi;”Yaşadığım her şeyi bir karınca gibi yuvarlaya yuvarlaya ona taşımayı düşünüyordum hâlâ, kış için, o bitmek bilmez kış için ve önümüzdeki kışlar için, turşu kurmadan, reçel yapmadan, masal anlatmadan çıkaramayacağımız kışlar için.” 
Tüm güzellikleri vizörünün önüne koymak istiyorum. Tüm hayatımız için.

Aynen bu fotoğrafı çektiğim zamanki gibi. Şimdide çektiğim fotoğrafa bakıp uzun uzun izliyorum O’nu. Tıpkı çocukluğumdaki gibi.

Küçükken benim yapamadığım, ya da benim iyi yapamadığım şeyleri yapan insanları izlemeyi adet edinmiştim kendime. Yapamadığım için daha iyi mi öğrenmek istiyordum, yoksa onların iş yapışını mı seviyordum o zamanlar bilmiyordum.

Annem merdaneli makine ile çamaşır yıkıyordu. Makineden çok annemin yaptığı hareketler ilgimi çekiyordu. En çok da elleri. Nasıl ellerini o merdaneye sıkıştırmadan kullanmayı biliyordu. Babam çiviyi çakarken nasıl parmağını ezmiyordu. Hayat her zaman olduğu gibi benim için koca bir soru işaretinden oluşuyordu.

Bu alışkanlığımdan vazgeçmedim. Ya da geçemedim. Elişi yapana kadar el işleri yapan insanları izledim, araba kullanmayı öğrenene kadar araba kullananları, süpürgeye halim olmayı becerene kadar annemin seri hareketler ile balkon yıkamasını. Sonra yazarın dediği gibi. “Biri çıkar karşınıza, balkon yıkamanın çok güzel bir şey olduğunu söyler, seversiniz.” Biri çıktı ve balkona yer yatağı serip oturmanın güzelliğinden bahsetti. Ben de ondan sonra hep O’nu izledim. Yapabildiğim şeyleri yapsa da izledim ama. 

Aynen bu fotoğrafı çektiğim zamanki gibi. Şimdide çektiğim bu fotoğrafa bakıp nasıl güzel fotoğraf çektiğini düşünüyorum. Benden daha güzel gördüğü için gözü olmak istiyorum. Ya da tam baktığı yöndeki bir obje. Yine sanki içimdekileri en güzel anlatan o yazarın dediği gibi;”Yaşadığım her şeyi bir karınca gibi yuvarlaya yuvarlaya ona taşımayı düşünüyordum hâlâ, kış için, o bitmek bilmez kış için ve önümüzdeki kışlar için, turşu kurmadan, reçel yapmadan, masal anlatmadan çıkaramayacağımız kışlar için.” 

Tüm güzellikleri vizörünün önüne koymak istiyorum. Tüm hayatımız için.

Her sabah uyandığında ‘Günaydın’ demek gibi, kimsenin anlamadığı domateslere bakarak uyanmak. Yemeğe başlamadan önce ki besmele, bittiği zaman ki şükür. Evden sağ ayak ile çıkıp, sağ ayak ile girme inancı. Kimsenin anlamadığı..

Küçücük bir tohum iken aldığım zaman annemin suratı gibi. Ben de anlamamıştım ya. Bir ilişkiye emek vermek, onu domatesler gibi büyütmek gerektiğini. Tıpkı domatesler gibiydim. Anlamsız ve küçücük. 

O’nun ile ilk tanıştığımızda aldım işte bu domates tohumlarını. Sonra da, ellerine bıraktım. Tıpkı kendimi bıraktığım gibi. Kilometrelerce uzağa gittiler, peşlerinden gittim. O da gitti. Ben de bekledim. Tıpkı domatesleri büyümeleri için beklediğim gibi. 

Işte bu yüzden her sabah onlara günaydın diyişim. Doğumu, yaşamı, ölümü hatırlamak için. Şükretmek için.

Her sabah uyandığında ‘Günaydın’ demek gibi, kimsenin anlamadığı domateslere bakarak uyanmak. Yemeğe başlamadan önce ki besmele, bittiği zaman ki şükür. Evden sağ ayak ile çıkıp, sağ ayak ile girme inancı. Kimsenin anlamadığı..

Küçücük bir tohum iken aldığım zaman annemin suratı gibi. Ben de anlamamıştım ya. Bir ilişkiye emek vermek, onu domatesler gibi büyütmek gerektiğini. Tıpkı domatesler gibiydim. Anlamsız ve küçücük.

O’nun ile ilk tanıştığımızda aldım işte bu domates tohumlarını. Sonra da, ellerine bıraktım. Tıpkı kendimi bıraktığım gibi. Kilometrelerce uzağa gittiler, peşlerinden gittim. O da gitti. Ben de bekledim. Tıpkı domatesleri büyümeleri için beklediğim gibi.

Işte bu yüzden her sabah onlara günaydın diyişim. Doğumu, yaşamı, ölümü hatırlamak için. Şükretmek için.

Bu sabah kitapta okuduğum bir cümle ile ayılıyorum. “Egemenliği halka vermek”. Ayılmıyorum hatta irkiliyorum.  Yıllar önce “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bak. Yalan, koskoca bir yalan” diyen bir adama oy veren bir ülkede uyandığım için irkiliyorum. Anneme “Bugün ekmek almayalım anne, dünden kalanları yiyelim” diyorum. Boğazım düğümleniyor. Bu yüzden çiçeklerle uyanmak istiyorum. Umudumuzu kaybetmememiz dileğiyle.
Güzel uyu Berkin. Babanneme de selam söyle. Buradaki kötülüklerden bahsetme. Uçurtmayı hiç beceremediğim uçurtmayı bu yaz senin için salacağım gökyüzüne. Söz kardeşim. Güzel uyu Berkin.

Bu sabah kitapta okuduğum bir cümle ile ayılıyorum. “Egemenliği halka vermek”. Ayılmıyorum hatta irkiliyorum.

Yıllar önce “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bak. Yalan, koskoca bir yalan” diyen bir adama oy veren bir ülkede uyandığım için irkiliyorum. Anneme “Bugün ekmek almayalım anne, dünden kalanları yiyelim” diyorum. Boğazım düğümleniyor. Bu yüzden çiçeklerle uyanmak istiyorum. Umudumuzu kaybetmememiz dileğiyle.

Güzel uyu Berkin. Babanneme de selam söyle. Buradaki kötülüklerden bahsetme. Uçurtmayı hiç beceremediğim uçurtmayı bu yaz senin için salacağım gökyüzüne. Söz kardeşim. Güzel uyu Berkin.

İnsan kendini başkalarından küçük görebileceği bir şeyleri hep buluyor sanırım. Ya da böbürlenmeye başladığında ona küçüklüğünü hatırlatacak bir şeyler. Bu Tanrı’nın işi mi? Bilmiyorum.

Küçükken kendimi mahalledeki çocuklardan daha önemli, daha büyük görürdüm. Kuzenimle aynı yerde oturmamızın da bunun etkisi olmuştur pek tabi. Sonuçta iki kişiydik, herkes bir biz ikimiz. Sonra annem çağırırdı yemeğe. Oyunu bırakıp gitmek zorunda kalırdım. Ekmek arası sevmediğimi, bu yüzden onlara(arkadaşlarıma) eşlik edemeyeceğimi söylerdim. Herkes oyuna devam ederken ben giderdim. Bazen oyunları bozulsun diye evdeki yemekleri över kuzenimi de bize gelmesine ikna ederdim. Yine kazanmış, yine büyük hissetmek için. Ama eninde sonunda annem elimi tutar, arkadaşlarımın yanından geçerek beni bir yerlere götürürdü. Kafamı çevirdiğimde annemin elini görürdüm. Biraz daha kaldırınca kafamı, ne kadar küçük olduğumu.

Ondan sonraki ergenlik sürecinde hep yere bakarak yürüdüm. En azından kafamı kaldırmadan görebileceğim şeylere baktım. Boyun anneminkini geçti. Ölümden sonraki en büyük acizliğimiz büyüklük takıntımız. Bu yüzden Tanrı bana ne kadar küçük olduğumu unutturmamakta kararlıydı. İlk önce babannemi benden aldı.

Sonra büyüdüm(büyümeye devam ediyorum). Hala anne babamdan küçük, kız kardeşimden büyüktüm. Ama artık bu sefer yukarıya bakıyorum. Dünya üzerindeki küçücük bir yerden birilerinin bir şekilde hayatlarını etkilediğimi biliyorum. Babannemin toprağın altında yatmasına rağmen yukarda en yukarda olduğunu hissediyorum.

Bunlar Tanrı’nın işi mi?

Bilmiyorum.

İnsan kendini başkalarından küçük görebileceği bir şeyleri hep buluyor sanırım. Ya da böbürlenmeye başladığında ona küçüklüğünü hatırlatacak bir şeyler. Bu Tanrı’nın işi mi? Bilmiyorum.

Küçükken kendimi mahalledeki çocuklardan daha önemli, daha büyük görürdüm. Kuzenimle aynı yerde oturmamızın da bunun etkisi olmuştur pek tabi. Sonuçta iki kişiydik, herkes bir biz ikimiz. Sonra annem çağırırdı yemeğe. Oyunu bırakıp gitmek zorunda kalırdım. Ekmek arası sevmediğimi, bu yüzden onlara(arkadaşlarıma) eşlik edemeyeceğimi söylerdim. Herkes oyuna devam ederken ben giderdim. Bazen oyunları bozulsun diye evdeki yemekleri över kuzenimi de bize gelmesine ikna ederdim. Yine kazanmış, yine büyük hissetmek için. Ama eninde sonunda annem elimi tutar, arkadaşlarımın yanından geçerek beni bir yerlere götürürdü. Kafamı çevirdiğimde annemin elini görürdüm. Biraz daha kaldırınca kafamı, ne kadar küçük olduğumu.

Ondan sonraki ergenlik sürecinde hep yere bakarak yürüdüm. En azından kafamı kaldırmadan görebileceğim şeylere baktım. Boyun anneminkini geçti. Ölümden sonraki en büyük acizliğimiz büyüklük takıntımız. Bu yüzden Tanrı bana ne kadar küçük olduğumu unutturmamakta kararlıydı. İlk önce babannemi benden aldı.

Sonra büyüdüm(büyümeye devam ediyorum). Hala anne babamdan küçük, kız kardeşimden büyüktüm. Ama artık bu sefer yukarıya bakıyorum. Dünya üzerindeki küçücük bir yerden birilerinin bir şekilde hayatlarını etkilediğimi biliyorum. Babannemin toprağın altında yatmasına rağmen yukarda en yukarda olduğunu hissediyorum.

Bunlar Tanrı’nın işi mi?

Bilmiyorum.

Kesinlikle ilk okula gidiyorum. Bazen çok iyi hatılırladığım yılı bu sefer hatırlamamayı tercih ediyorum. O zaman durak iki sokak ötede. Otobüs ilk oradan kalkıyor. Otura otura sanki dünyanın en uzun yolculuğunu yaşıyorum. Yine o zamanlar tramvay var bak bundan eminim de, o zamanlar otobüsler Eminönü’ne kadar gidiyor. Yani şimdi Kabataş’a kadar giden otobüsler. Sanki dünyanın en kalabalık yerine gidiyorum. Annemi izliyorum. Kokulardan burnumu tıkıyorum. Oyuncaklar istiyorum. Ve susuyorum. O zamanlar akan çeşmeleri de hatırlıyorum.Sonra başlıyor dönüş yolu işkencesi. Ellerimizde simsiyah poşetler. Anneme neden bu kadar büyük ve siyah olduklarını soruyorum. Poşet taşımaktan yorgun kızıyor. Kendince açıklıyor. Kızdığı için dinlemiyorum.Annem oturacak yer buluyor. Biz de kardeşim ile birlikte aldığımız poşetlerin üzerine oturuyoruz. Sarılıp midemiz bulanmasın diye uyumaya çalışıyoruz. Kardeşim istinasız hep uyuyor. İnsanları izliyorum. Tutunmaları, sıkışmaları, inmeye çalışırken ki kavgaları. Sense öyle karşımda oturmuş batmak üzere olan güneşi izliyorsun. Annemin yanından kalkıp daha rahat uyumamız için yer veren bir amcaya benziyorsun. Akşam güneşi bu sefer çirkine vuruyor. Sana otobüste oturarak gidebilen çirkin şansı diliyorum. 

Kesinlikle ilk okula gidiyorum. Bazen çok iyi hatılırladığım yılı bu sefer hatırlamamayı tercih ediyorum. O zaman durak iki sokak ötede. Otobüs ilk oradan kalkıyor. Otura otura sanki dünyanın en uzun yolculuğunu yaşıyorum. 

Yine o zamanlar tramvay var bak bundan eminim de, o zamanlar otobüsler Eminönü’ne kadar gidiyor. Yani şimdi Kabataş’a kadar giden otobüsler. Sanki dünyanın en kalabalık yerine gidiyorum. 

Annemi izliyorum. Kokulardan burnumu tıkıyorum. Oyuncaklar istiyorum. Ve susuyorum. O zamanlar akan çeşmeleri de hatırlıyorum.

Sonra başlıyor dönüş yolu işkencesi. Ellerimizde simsiyah poşetler. Anneme neden bu kadar büyük ve siyah olduklarını soruyorum. Poşet taşımaktan yorgun kızıyor. Kendince açıklıyor. Kızdığı için dinlemiyorum.
Annem oturacak yer buluyor. Biz de kardeşim ile birlikte aldığımız poşetlerin üzerine oturuyoruz. Sarılıp midemiz bulanmasın diye uyumaya çalışıyoruz. Kardeşim istinasız hep uyuyor. 

İnsanları izliyorum. Tutunmaları, sıkışmaları, inmeye çalışırken ki kavgaları. Sense öyle karşımda oturmuş batmak üzere olan güneşi izliyorsun. Annemin yanından kalkıp daha rahat uyumamız için yer veren bir amcaya benziyorsun. 

Akşam güneşi bu sefer çirkine vuruyor. Sana otobüste oturarak gidebilen çirkin şansı diliyorum. 

Parmaklarımı vedalarda bıraktım. Artık yazmayacağım.
"İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?" Ne diyorsun? Duyamıyorum.

Şarkılar sadece söylenmek için değil, sanki biraz da kendine uyarlamak, hayra yormak için varlar.
Sen o rüyaları suya anlat. Biraz uyan ve mırıldan.
Sorsalar bana hep uyuyorum. Ya da dur,dum demeli daha doğru. Hani o şarkıdaki gibi bir güzellik. Ne güzel şeyler, yaşım hep 19. Ne güzel.

O satırları ilk okuduğumda 19 yaşımdaydım. O büyük çaresizliğin içine düştüğümde yani. Sonra o adamı sevdiğimde de. Hala seviyorum ya gerçi. 19 yaşımdayım diyorum.

"Güzel bir kitap okumak ve ömrümün geri kalanını o kitabı okuduğum yerde geçirmek istiyorum diyor kitap." Bense güzel bir kitap okuyorum ve okuduğum yaşta kalıyorum. "İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?" diye de devam ediyor. Güzel bir kitabı okurken sevdiğim o adamdan ayrılmak istemiyorum.

Bu rüyalar suya anlatılmakla olmuyor. Kağıtlara yazıp denize salayım diyorum. Uyuyor muyum, duruyor muyum. Bilmiyorum.

Ne diyorsun?

Duyamuyorum.

Allah razı olsun babanne.

Allah razı olsun babanne.

O kadar yoğunum ki mutsuz olmaya vaktim yok. Ya da o kadar mutsuz olmamak için yoğun oluyorum çok.
Sevgilim ve ibretlik ayarları vol 846463829

"Şu çevrene verdiğin dikkati, ilgiyi bana verseydin evlenme teklifini bırak üzerine ev yapardım be"

Elhamdülillah!

Elhamdülillah!

Donarak ölmeden 5dk önce. 

Donarak ölmeden 5dk önce. 

tepetaklakadam:

Ölüm bile, bize acırdı.
                                  - çok, yalnızdık!
utancımızdan, hiç demedik.
                                  - çok bira içtik, yalnızdık!

Hayat bazen Çaykur Rize’li futbolcu Hurşut Meriç gibi. Yakışıklı değil ama (isminden dolayı) tatlı (gülümseten.)